Doç. Dr. Murat ÇAKAN
İTÜ Makina Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi
Elçiler
Hans Holbein the Younger, The Ambassadors (1533). The National Gallery, London.

Alman ressam Hans Holbein’in 1533’de İngiltere’de yapmış olduğu “Elçiler” tablosu sembollerle dolu bir resimdir. Resmi irdelemeye başlamadan evvel tarihsel planda bir gezinti yapmanın resmin iyi değerlendirilmesi için bir gereklilik olduğunu düşünüyorum.
Evet Holbein bir Alman ressamıdır ama henüz 29 yaşındayken ünlü Felemenk filozof Erasmus tarafından İngiltere tahtına tavsiye edilmiştir ve resmin yapıldığı tarih olan 1533’ten 7 sene önce; 1526’da Londra’ya yerleşmiştir. O dönemde İngiltere tahtında VIII. Henry oturuyordu. Babası VII. Henry 1509’da ani bir şekilde ölünce tahta geçti ve 1502’de ölen abisinin dul karısı ve İspanya Kralı II. Ferdinand’ın kızı Aragonlu Catherine’le evlendi. Ama Catherine’den olan 6 çocuğundan sadece biri hayatta kaldı ve o da bir kız çocuğu idi. VIII. Henry karısı Catherine’nin kendisine bir erkek veliaht verememesini Eski Ahit’e bağladı: “Eğer bir adam kardeşinin karısı ile evlenirse, günah işler ve kardeşinin onurunu lekelemiş olur. Yeni çiftin çocukları da olmaz” Leviticus 21:20. Dikkatinizi çekerim: çocuktan kasıt erkek çocuk! Geçmişte Alman papaz Luther’i sapkın ilan ederek Vatikan’da oturan Papa’nın onurlandırmasına mazhar olan VIII. Henry artık Aragon’lu Catherine’den nasıl boşanacağını düşünmekteydi. Çünkü inançlı bir Katolik olarak boşanması ancak Papa onayıyla olabilirdi. Ama Aragonlu Catherine bir soyluydu ve artık İspanya tahtında Catherine’i destekleyen Şarlken oturuyordu. VIII. Henry 6 yıl boşuna bekledi. Sonunda Papa’nın boşanmaya izin vermeyeceğini anlayınca kendi kilisesini; yani Anglikan Kilisesi’ni kurdu ve Katoliklik inancından çıktı. Bir anda tüm İngiltere de mezhep değiştirdi böylece! VIII. Henry’nin bu manevrası ileriki yüzyıllarda Ada’nın endüstriyelleşmesinin de içinde bulunduğu bir dizi değişikliğe neden oldu. Ama şimdilik konumuz bunlar değil.
Konumuz Holbein’in İngiltere’de kendini içinde bulduğu koşullar ve tanıştığı insanlar. Holbein’in arkadaşlık kurduğu kişilerden biri de Fransa’nın Londra’daki elçisi Jean de Dinteville’di. Holbein’in Elçiler tablosundaki bir detaydan okunabildiği biçimde Jean de Dinteville tablonun yapıldığı 1533 tarihinde 25 yaşındaydı. Çok iyi eğitim almış bir soylu olan Dinteville Londra’nın havasına ilk geldiği andan itibaren alışamadı ve sürekli hastalandı. Tabii bu çok önemli değil. Asıl önemli olan Dinteville gibi iyi yetişmiş bir elçinin Londra’da ne için görevlendirildiği. Fransa VIII. Henry’nin Papa’ya başkaldırmış olmasına anlam veremiyordu ve kralı bu kararından vaz geçirmeye uğraşıyordu. Dinteville bu işi başarabilecek kapasiteye sahip görülmüş olmalıydı o dönemde. Ama VIII. Henry’nin bir şey dinleyeceği yoktu. Kralımız zaman geçirmeden metresi Anne Boleyn’le evlendi. Ne yazık ki zavallı Anne Boleyn’in kaderi çok kötüydü. Evlendikten ve VIII. Henry’ye sonradan ölecek bir veliaht verdikten birkaç sene sonra hainlik ettiği iddiası sonrasında kellesini kaybetti. VIII. Henry bunu hiç mi hiç dert etmedi ve kısa süre içerisinde sonradan Jane Seymour’la evlendi. Jane Seymour VIII. Henry’ye Prens Edward’ı doğurduktan 12 gün sonra vefat etti. VIII. Henry durmak bilmedi: önce Cleves’li Anne’la, sonra da Anne Boleyn’in kuzeni Catherine Howard’la evlendi. Zavallı Catherine Howard da zina yaptığı gerekçesiyle bir süre sonra yargılanmadan idam edildi. Bu kadar entrikadan yoruldunuz değil mi?
Bir türlü resme gelemedik. Ama resmin yapıldığı yılları bilmemiz de şart. Holbein işte bu günlerde başladı Jean de Dinteville and dostu papaz George de Selve’in resmini yapmaya. Tabloda gösterişli giysiler içinde olan kişidir de Dinteville. Vaşak kürkünden yapılma bir kaftan, altın ipliklerle süslü bir püskül, kırmızı ipek gömlek, üzerinde yaşının işlendiği altın bir hançer, boynunda yine altından bir Saint Michel Şövalyeleri madalyonu ve tüm diğer aksesuvarlar bu yakışıklı ve karizmatik soyluya saygı duymamızı sağlar. Gerek de Dinteville’in gerekse de Selve’nin bakışları tipik bir diplomat bakışıdır. Sır vermezler. Ne üzgün, ne sevinçli, ne meraklı ne de melankoliktir ifadeleri. Onlar ülkelerinin ve belki Hıristiyan dünyasının çıkarları için Londra’dadırlar. Bir masanın sağ ve solunda gururla poz verirler.
Masanın üzeri bir dizi eşyayla kaplıdır. İncelendiklerinde tüm eşyanın göksel cisimlerden ibaret olduğu görülür. Bize göre solda; Dinteville’in sol kolunun hemen üzerinde bir gök küre bulunmaktadır. Onun hemen yanından itibaren sağa doğru silindirik güneş saati, ekvatoral güneş saati, yatık duran çok yüzlü bir güneş saati ve bir özel usturlap dizilidir. Bütün bu eşya nadide bir Uşak halısının üzerinde bulunmaktadırlar. Holbein bu muhteşem halıyı göksel eşyanın altına koyarak adeta onu dünyevi eşyanın dizili olduğu alt raftaki eşyadan ayırmıştır. Belli ki bu Uşak halısı (Holbein halısı) o dönem Avrupa’sı için çok değerli bir nesnedir.
Masanın alt rafında ise yine soldan sağa sırayla bir matematik kitabı, bir Dünya küresi, bir ut, bir ilâhi kitabı ve flüt kapları bulunur. Yakından bakıldığında matematik kitabının “bölme” konusunun bulunduğu sayfası açıktır. Bölme veya bölünme: Hristiyanlığın VIII. Henry’nin evlilik meseleleri yüzünden bölünmesine işaret etmiş olabilir mi ressamımız? İlâhi kitabına gelince; o da manidardır. Çünkü kitaptaki notalar Luther’in bir ilâhisine aittir. Ama bütün bunların ötesinde alt raftaki sembolizmlerin şahikası utla ilgilidir. Yakından bakıldığında Holbein’in udun bir telini koparttığı görülür. Uyum kalmamıştır artık melodide!
Bütün bunlar tabloya karşıdan baktığımızda görülenlerdir. Üst planda göksellik yer alırken alt planda dünyevî düzensizlik ve uyumsuzluk at koşturur. Oysa başka bir açı daha gizlemiştir Holbein resmine. Şimdi geri çekilelim ve resmin altındaki anlamsız gri lekeye bakalım. Anlam vermemiz güç değil mi? En azında bu açından bakınca öyle gözüküyor. Ya bir açıyla bakarsak resme? Hatta resmin bize göre sağına geçersek ve neredeyse resim düzlemine çok yakın bir açıdan bakarsak bu anlamsız cisme ne görürüz? Merak buyurmayın, ben size söyleyeyim: bir kurukafa. Şaşırdık mı? Belki biraz. Bu bir “memento mori” yani “ölümü hatırla” sembolüdür. Holbein bize bütün bu gailelerin boşuna olduğunu söylemektedir kanımca. Ama çoğu zaman insan bakış açısının yegane karar vericisi olamaz. Günlük gailelerin etkisi altında dünyevide asılı kalır. Oysa asıl gerçek “vanitas”ta gizlidir. Yani geçicilikte.
Son bir şey daha: dünyanın geçiciliğine inancı gereği ressamımız de Dinteville ve de Selve’nin arkasına gerdiği yeşil renkteki perdenin sol kenarının kapatamadığı bir objeyi resmetmeden edememiştir. Bu obje çarmıhtaki İsa’dan başka bir şey değildir. Kurtuluşun orada olduğuna inandığını bize fısıldar sanırım Holbein. Herkesin düşüncesi kıymetlidir. Katılsak da katılmasak da…
İkarus’un Düşüşü
Pieter Bruegel the Elder, Landscape with the Fall of Icarus (c. 1560). Royal Museums of Fine Arts of Belgium, Brussels.

16. yüzyıl Flaman ressamı Pieter Brueghel’in bu ünlü eserine, Brüksel’de bulunan Musées Royaux des Beaux-Arts ev sahipliği yapıyor. Gerçi eserin orijinalliği geçmiş yıllarda çok sayıda uzman tarafından farklı nedenlerle sorgulandı ama bu durum eserin önemine halel getirecek bir şey değil. İkarus’un düşüşü, içerdiği açık moral dersten dolayı Yunan mitolojisinin en sevilen konularından birisi.
Resmin anlam dünyasına adım atmadan evvel bu mitolojik öyküyü hatırlamakta yarar var. İkarus ve babası Deadalus, Deadalus’un Atina’da işlediği bir cinayetten dolayı Girit’e sürgüne gönderilmişlerdir. Girit Kralı Minos adanın başına dert olan boğa kafalı-insan gövdeli Mintavros’un hapsedilmesi için Deadalus’un yardımını ister. Deadalus Mintavros’un hapsedilmesi için Labirent’i inşa eder. Bu öyle yetkinlikle inşa edilmiş bir labirenttir ki Deadalus’un kendisi bile oradan kaçıp kurtulamaz. Mintavros daha sonra Atina Kralı olacak Theseus tarafından öldürülür. Labirent bir süreliğine boş kalmıştır. Ama Karl Minos’un şimşeklerini bir nedenle üzerine çeker Deadalus ve oğluyla birlikte kendi inşa ettiği bu yapıya hapsedilir.
Labirentin içine giren arıların bıraktıkları balmumu ve başlarının üzerinde uçan kuşlardan düşen tüyleri biriktirirler baba oğul. Deadalus’un amacı her ikisine de labirentten kaçabilmeleri için kanat yapmaktır. Kanatlar tamamlandığında Deadalus oğluna “Oğlum, uçarken çok alçaktan uçma; denizin nemi kanatlarını ağırlaştırır. Ama daha da önemlisi çok da yükselme; çünkü güneş kanatları bir arada tutan balmumunu eritir. Her iki halde de sonun boğulmak olur.” der. Ama İkarus babasını dinlemez ve yükseldikçe yükselir. Güneşin erittiği balmumu ve kopan kanatlar İkarus’un sonunu getirir.
Hubris Yunan tragedyalarında mahvoluşa sebep olan insani dürtüdür. Babil Kulesi Hubris’e kapılan insana Tanrı’nın verdiği ceza yüzünden tamamlanamadı. İkarus’un hikayesi de benzer bir hikayedir ve oldukça basit bir derse dayanır: İnsanoğlu sen acizsin!
Tablonun orijinal olmadığına dair delillerden en önemlisi Pieter Brueghel’in eserlerini tuval değil panolar üzerine çizdiğinin bilinmesidir. Oysa 1560’ta yapıldığı düşünülen İkarus’un Düşüşü tablosu bir tuvale resmedilmiştir ve bir ihtimalle Pieter Brueghel’in 1558’de yaptığı aynı konulu tablonun Brueghel atölyesinden biri tarafından yapılmış versiyonudur.
Resme ilk bakıldığında İkarus’tan bir iz yoktur. Gözlerimiz resmin tam ortasında saban süren köylünün nar çiçeği kırmızısı gömleğine takılır ilkin. Mat bir ışığın altında süzülen sükûnet dolu bir manzaradır gördüğümüz. İkarus’un düştüğünü bildiğimiz Ege’nin parlak güneşi ve mavi sularından eser yoktur. İnsanı adeta sessizliğe davet eden donuk bir güneşin altındaki eşya neredeyse gölge bile düşürmez toprağa. Sonra belki koydaki gemi dikkatimizi çeker. Geminin yelkenleri ani bir rüzgârla şişmiş gibidir. Direklerin üstüne çıkmış iki tayfa geri kalan yelkenleri çözmektedir. Devinime bir hazırlıktır bu Biraz önce bizleri kavrayan sükûnetin dışında sanki ani bir rüzgâr gemiyi birazdan hareket ettirecektir. Gözlerimiz şişmiş yelkenin biraz soluna kayınca gökyüzüne kayıtsızca bakan çobanı görürüz. Toprağı süren çiftçi, hareket etmeye hazırlanan gemi ve göğe bakan çoban dışında görülecek bir şey yoktur resimde ilk bakışta.
Daha dikkatli bakarsak resmin sağ alt köşesinde suyun dışında iki bacak görebiliriz. İşte İkarus oradadır; hareket eden geminin hemen arkasında. Düşüşe hiçbir mürettebat şahit olmaz. Çiftçi İkarus’un tersi istikamette toprağını sürer. Çobanın da sırtı dönüktür resmin kahramanına. Resim kahramanını saklar.
İkarus’tan biraz ileride, sahilde bir balıkçı avlanmakta ve dala tünemiş bir keklik balıkçıyı ve düşüşü seyretmektedir. Bu ilginç bir detaydır ve bu detayın izi Romalı şair Ovid’in Metamorphosis adlı eserinde sürülebilir. Deadalus’un Atina’dan Girit’e sürgün edilmesinin nedeninin bir cinayet olduğunu belirtmiştik. Bu, bir aile içi cinayettir. Dönemin Atina’sının en verimli kaşifi olan Deadalus’a kız kardeşi Perdix oğlu Talos’u çırak olarak verir. Talos bir süre sonra dayısını ustalıkta geçer. Yeğenini kıskanan Deadalus ise Talos’u Akropol’den aşağı iter. Atina şehrinin koruyucu tanrıçası Athena (Minerva) kayalardan aşağı düşen Talos’a kıyamaz ve onu bir kekliğe dönüştürür. Keklik o gün bu gündür yükseklerden uçamayan bir kuştur.
İşte İkarus’un düşüşünü izleyen bu keklik Talos’un ta kendisidir. Öcü alınmaktadır.
Toprağını süren, resmin neredeyse başrolündeki köylüye gelince bir eski Flaman özdeyişini sembolize eder: “...ve çiftçi toprağı sürmeye devam etti” . İnsan başka kişilerin çektiği acıya sırtını döner. Evrenin kanunudur bu. İşler beklemez. Ölenle ölünmez.
Gece Şahinleri
Edward Hopper, Nighthawks (1942). The Art Institute of Chicago, Chicago.

Resim tarihçileri sadece kronolojiye bakarak Edward Hopper’ın bu resmi Pearl Harbour baskınının yarattığı buhrandan etkilenerek yapmaya başladığını söylerler. Gerçekten de Pearl Harbour 7 Aralık 1941’de yaşanmış, Edward Hopper ise –karısı Jo’nun aldığı notlara dayanarak resmi bir ay sonra bitirmiştir. Tarihçilerin bu yaklaşımı bana çok gerçekçi gelmiyor. Elbette Pearl Harbour Amerikan toplumu için çok büyük bir travmaydı. Ama Pearl Harbour yaşanmasaydı bu resim ortaya çıkmazdı gibi bir yargı hissetmiyor musunuz siz de tarihçilerin bu yorumunda?
Oysa 1930’lar Büyük Buhran yıllarıdır. Buhran henüz tam da ortadan kalkmadan ABD’nin II. Dünya Savaşı’na girmesi belirsizliğin yükünü toplumun omuzlarına yüklemiştir. “Roaring Twenties” aldanışı yerini karanlık bir dehlize girme hissine bırakmış, Zelda Fitzgerald’ın devri kapanmıştır!
The Art Institute of Chicago’da bulunan 85 cm’e 150 cm’lik bu büyük kanvas Amerikan Resim Sanatı’nın belki de en ikonik unsurudur. Kanımca hiçbir Amerikan resmi sadece tanınırlık değil, aynı zamanda derinlik açısından da bu resmi geçemez. Resmin ismiyle başlar aslında hikayesi: Night Hawks (Gece Şahinleri-Gece Kuşları). Birçok eleştirmen Night Hawks’un aslında Night Owls’ten mülhem (Gece Baykuşları) kullanıldığını iddia eder. Sonuçta baykuşlar geceleri uyumaz. Daha ilk andan resimdeki yalnızlık bizi sarsar. Resim adeta bir boşluğu yansıtmaktadır. Gecenin bir yarısında, muhtemelen Manhattan’da, gerçekte var olmayan bir Diner’da dört kişidir gördüğümüz. Bu manzara bizi üzer. Oysa resme bakarken bizim de o sokakta, gecenin o saatinde durduğumuzu şaşırarak anlarız. Yalnız olan sadece Diner’daki o dört kişi değildir.
Resimde voyeurizm’e (röntgencilik) kimse Edward Hopper kadar eğilmemiştir kanımca. Ruhsal ve tensel, voyeurizm bütün Hopper resimlerinde ana temadır. Bu asla patolojik bir voyeurizm değildir. Süjeyi bütün yalnızlığı, bütün çıplaklığıyla seyrederiz. Ama sonra derinden duyumsarız ki aslında bu, kolektif bir yalnızlıktır. O anda başka biri de bize baksa aynı şeyi hissedecektir. Eserin içindeyizdir adeta.
Resmin öğelerine bakalım. Dört insan var demiştik resimde. İlkin tezgâhın gerisinde bulunan garson bir denizciye benzer. Genç bir askerin yaşındadır. Pearl Harbour’a gönderme olabilir mi? Bilemiyorum. Sonra tezgâhta yüzleri bize dönük oturan bir çift vardır. Gerek adamın gerekse kadının burnu sivridir. Onlar Gece Kuşlarıdır. Kadın adeta Toulouse Lautrec kadınlarının yüzünü taşır. Kızıl saçlar, bilhassa gözlerin çevresindeki ve dudaktaki ağır makyaj. Neredeyse bir hayat kadını diyebilir insan. Ama Hopper’a bu konuda modellik eden de ressamın karısı Jo’dur. Kadın ve adam konuşmamaktadırlar. Aralarında herhangi bir iletişimin izi okunmaz. Belki birbirinden artık sıkılmış bir çifttir gördüğümüz, belki de rutine binmiş evlilik dışı bir ilişki hali. Adamın ve kadının elleri ilk bakışta birbirine değiyor hissi verir ama aslında eller birbirine değmemektedir. Kadın elinde tuttuğu bir objeye veya onun ötesine bakmaktadır. Adam zarif biçimde tutmaktadır sigarasını. Beylik bir konuşma trafiği geçmiş olabilir garsonla arasında. Ama eminizdir ki susuşlar konuşmalardan çok daha fazladır bu tipik Amerikan manzarasında. Resmin sağındaki adam hakkında bir şey söylemek mümkün değildir. Resmin en yalnız figürü olduğu dışında. Kamburu hafif çıkmış, postürü içine kapanmıştır. Elinde muhtemelen bir içki bardağı tutmaktadır. Diner’da pek az obje vardır. Ama bütün objeler tipik olarak Amerikandır. Tuzluklar, kahve kazanları, kahve kupaları, peçetelikler. Her şey… Hatta aydınlatma da Amerikalıdır. Floresan lamba bulunalı daha birkaç yıl olmuştur. O yapay, çirkin ışık her yeri ele geçirmeye başlamıştır. Hopper o kadar detaycıdır ki bize göre sağdaki kahve kazanındaki kahve neredeyse bitmek üzeredir. Bunu kazan üzerindeki cam göstergeden izleyebiliriz.
Bir gemi pruvasına benzeyen Diner’la aramızda bir cam vardır. İçeride ne olduğunu izleyebiliriz (voyeurizm) ama içeri giremeyiz; çünkü Diner’ın kapısı yoktur. İçerdekiler de çıkamazlar doğal olarak. Birbirimize dokunamayız, birbirimizle konuşamayız… Hava soğuk değildir elbette; bunu kadının giysisinden anlamak mümkündür. Ama yine de içimiz ürperir yalnızlık duygusundan. Diner’ın sokağının neredeyse terkedilmiş görüntüsü bu yalnızlık duygusunu arttırır. Sokakta ışığın bulunmayışı, üst katlardaki pencerelerden herhangi bir hayat belirtisi görmememiz, vitrinlerde bir kasanın dışında hemen hiçbir ürünün bulunmaması (kapitalizme gönderme mi?) panik yaratır bizde. Hiçbir yere kaçamayız. Hiçbir kapıyı çalamayız. Sadece yalnızlıklarımıza şahit oluruz.